|
2001-2002 futbol sezonu hem benim için hem de
diğer futbolcu arkadaşlarım için son derece yorucu geçmişti.
Galatasaraylılar için bu yorgunluk iki kat daha fazlaydı çünkü hem
Şampiyonlar Ligi hem de Türkiye 1. Süper Ligi’nde mücadele etmiştik. Neyse
ki maraton büyük sevinçle sona ermişti ve hepimiz çok mutluyduk. Ancak henüz
dinlenmek için fırsat yoktu. Bizi, 48 yıl aradan sonra katılmaya hak
kazandığımız Dünya Kupası Finalleri gibi zorlu bir sınav bekliyordu.
Finallere, Hollanda ve Almanya’da oynadığımız dostluk maçları ile
hazırlanmıştık. Şili karşısında uzun zamandır süregelen özel maçlarda
galibiyet özlemini gidermek de bizi biraz olsun rahatlatmıştı. 9 Mayıs günü
büyük yolculuğumuz başladı.
Birkaç gün öncesinde A Milli Takım teknik Direktörü Şenol Güneş tarafından
açıklanan 27 kişilik aday kadroda ben de yer alıyordum. Uzun yıllar
kaptanlık yapan ve birlikte birçok maça çıktığımız Ogün Temizkanoğlu’nun bu
listede yer almayışı ise o günlerin en çok konuşulan konusu olmuştu.
9 Mayıs Perşembe günü saat 15:00’de Polat Renaissance Otel’de toplandık. Yurtdışında top koşturan
arkadaşlarımızdan birçoğu Antalya’daki ilk etap kamp çalışmalarına
katılamayacaktı. Biz ise aynı günün akşamında saat 21:30’da özel bir uçakla
Antalya’ya uçtuk. Bu kampın güzel yanı ise futbolcuların eşleri ile birlikte
kalma imkanının sağlanmış olmasıydı. Ben de, eşim Banu, kızlarım Selen ve
Ezgi ile birlikte Antalya’da bir hafta geçireceğim için mutluydum.
Antalya
havalimanında bizi kalabalık bir taraftar topluluğu karşıladı. Henüz milli
takım havası tam anlamıyla sağlanamadığı için burada bizi karşılayanların
kulüp forma ve bayrakları ile geldiği ve kendi kulüpleri için tezahürat
yaptığı da dikkatlerimizden kaçmamıştı. Yaklaşık bir saatlik bir otobüs
yolculuğu sonrasında Belek’deki Gloria Verde Golf Resort Otel’e vardık. Gece
geç bir saatte geldiğimiz için herkes valizlerini de alarak odasına çekildi.
Eşleri olan futbolcular ayrı ayrı villalarda kalıyordu ve tam anlamıyla bir
tatil imkanı yaratılmıştı. Bekar arkadaşlarımız ise otelin lobisinin de
bulunduğu ana bölümdeki odalarda kalıyordu.
Çalışmaların ilk bölümünün hafif olacağı ve ilk
bir haftanın tatil havasında geçeceğini sanan arkadaşlarımız çoğunluktaydı.
Ancak ilk antrenmanla birlikte bu düşüncenin hiç de gerçekle ilgisi
olmadığını farkettik. Şenol Güneş ve yardımcıları Ünal Karaman ile Mehmet
Kulaksızoğlu son derece zorlu bir program hazırlamıştı. Antalya’nın
sıcağında yapılan testler ve dayanıklılık çalışmaları bizi fazlasıyla
yoracağa benziyordu.
İlk antrenmanı, 10 Mayıs Cuma
günü saat 18:00’de otelin sahasında yapacaktık. Gloria Otel’in sahibi Nuri
Özaltın, gerçekten de eşine az rastlanacak bir tesis yaratmıştı. Yüzlerce
dönümlük arazide yer alan futbol ve golf sahaları, villalar, farklı tipte
oteller bizi fazlasıyla etkilemişti. Aynı gün teknik direktörümüz Şenol
Güneş, ilk basın toplantısını düzenlerken biz de gündüz saatlerinde biraz
olsun stres atmaya çalışıyorduk. Deniz kenarında Okan, Emre Belözoğlu, Arif
ve kaleci Zafer’le plaj voleybolu oynadık. Oynadık ama şu anda sorarsanız
birkez daha denemek istemediğimi rahatlıkla söyleyebilirim!
Akşamüstü saat 17:45’de otelin ana girişinden
tren biçiminde tasarlanmış araçla antrenman sahasına hareket ettik. Bu
aracın görüntüsü ve Tarkan’ın Milli Takım şarksı eşliğinde antrenman sahası
ve otel arasında yaptığımız kısa seyahatler o günlerde TV ekranlarının en
popüler görüntülerini oluşturuyordu.
Saat 18:00’de ilk antrenmanımızla birlikte
Dünya Kupası hazırlık kampına da tam anlamıyla başlamış olduk. O günden itibaren 15 Mayıs’a kadar her
günü çift antrenmanla geçirdik. Antalya’da tatil beklerken, tam anlamıyla
bir sezon öncesi hazırlık kampıyla karşılaşmıştık.
Takımın uyumu, çalışmalar, kamp ortamı, herşey
dört dörtlüktü. Antalya kampının bize büyük moral olduğunu belirtmem
gerekiyor. 17 Mayıs, bizim için çok önemli bir tarih olacaktı. O gün, Dünya
Kupası için Uzakdoğu’ya hareket edecektik. Artık herkes, Hong Kong, Güney
Kore ve Japonya’da geçecek günleri düşünmeye başlamıştı. 16’sında özel bir
uçakla İstanbul’a geri döndük. O gün izinliydik ve havalimanından herkes
uzunca bir süre göremeyeceği ailesiyle birlikte olmak üzere ayrıldı.
17 Mayıs 2002... Saat 17-18 sularında
takım Polat Renaissance Otel’de toplanacak ve ailelerle birlikte yenecek
yemeğin ardından Havalimanı’na hareket edilecekti. Ben otele biraz daha önce
geldim çünkü resmi internet sitemin açılışı ile ilgili olarak bir basın
toplantısı düzenleyecektim.
www.bulentkorkmaz.com adını verdiğimiz web sitesi, o gün Polat Otel’in
Bursa salonundaki basın toplantısı ile hayata geçmiş oldu. Otelde iğne
atsanız yere düşmeyecek gibiydi. Canlı yayın yapan TV araçları, ziyarete
geleneler... Müthiş bir kalabalık vardı. Tarkan’ın Milli Takım şarkısı dev
hoparlörlerden yankılanıyordu...
Yemek
sonrası üzeri açık bir otobüsle kalabalığın arasından güçlükle sıyrılarak
Atatürk Havalimanı’na hareket ettik. Ailelerimiz başka bir otobüsteydi ve
onlarla alanda vedalaşacaktık. Sıkı güvenliğe rağmen, otobüsten inişimiz de
binişimiz gibi zor oldu! Dünya Kupası heyecanı Türk halkını da sarmıştı ve
onlar da bize en güzel şekilde veda etmek istiyordu. İnsanların sevgi
gösterisi zaman zaman zor anlara neden olsa da, bizim için büyük mutluluk
kaynağıydı. Check-in sonrası eşim Banu ve kızlarımla vedalaştım. Gerçekten
zor ve hüzünlü anlardan biriydi. Onları belki de iki ay boyunca
göremeyecektim. Futbolculuğun olumlu yanları kadar, bu gibi olumsuz yanları
da var maalesef...
Pasaport kontrolü sonrası artık takım arkadaşlarım
ve milli takım görevlileri ile başbaşa kalmıştık. Uzun ve yorucu bir
yolculuk bizleri bekliyordu....
THY, bizi Hong
Kong’a götürecek uçağın üzerine “2002 World Cup Finalist” yazdırmıştı. Dünya
Kupası finalisti... Ne de güzel olurdu final oynamak, bir an için aklıma
gelmedi değil; final!
Uçağa bindik ve her zaman olduğu gibi takım içinde en iyi anlaştığım
arkadaşlarımdan biri olan Beşiktaş kaptanı Tayfur Havutçu ile birlikte yan
yana oturduk. Her konuda iyi anlaşıyorduk da, aramızda özellikle uçak
konusunda ciddi bir fark vardı. Tayfur, veya benim ona hitab ettiğim
şekliyle “Tafo” uçakta hiç zorlanmadan uyuyabiliyordu. Oysa ben...Senelerdir
alışamamıştım ve kesinlikle uyuyamıyordum. Neyse, Tayfur ve hemen hemen tüm
futbolcular kakıştan kısa bir süre sonra uykuya daldı. Ben de gözlerimi
kapattım ve uyumak için elimden geleni yaptım ama...
11 saati aşan bir yolculuktu. Hong Kong’da bizi son derece nemli ve pek de
alışkın olmadığımız bir havanın beklediği söyleniyordu. Uçağa bindiği anda
uykuya dalan Muzzy İzzet, tekerlekler yere değdiği anda uyandı ve şaşkın
gözlerle etrafına baktı : “ Geldik mi?”. Şu rahatlığı keşke ben de
yaşayabilseydim...
Dedim ya, havanın nemli olacağı söylenmişti ancak bu kadarını beklemiyorduk.
%100’e varan nem bizi endişelendirmişti ancak Dünya Kupası sırasında da hava
böyle olacağı için Hong Kong’da kalınması uygun bulunmuştu.
Yaklaşık yarım saatlik bir otobüs yolculuğu sonrası Hong Kong’un merkezinde
yer alan Park Lane Otel’e yerleştik. Böylesine uzun yolculuklarda saat
farkına çabuk uyum sağlamak için ne kadar yorgun olursanız olun, otele
geldiğiniz anda uyumamanız gerekiyor. Biz yerel saatle 16:00 sularında Hong
Kong’daydık ve uykuyu engellemek için saat 18:00’de bir ter antrenmanı
yapılacaktı. Yemek sonrası 27 katlı otelin 21. Katına bulunan odalarımıza
yerleştik. 1.5 saatlik boşlukta uyuyan bazı takım arkadaşlarımız, yaklaşık 1
hafta boyunca uyku düzenini sağlayamadılar. 18 Mayıs Cumartesi, ilginç
zemini ile bizi şaşırtan antrenman sahasında yaptığımız çalışma, akşam
yemeği ve uyku ile sona erdi.
Gloucester Road’da bulunan otelimiz şehrin merkezindeydi ve 19 Mayıs Pazar,
milli takım için alışverişle başladı. Hemen hemen herşeyi bulabileceğiniz
Hong Kong’da; nemli hava ve ne zaman, ne şiddette yağacağı belli olmayan
yağmur dışında sizi rahatsız eden bir de kötü koku vardı. Antrenmanımız
akşamdı ve bol bol zamanımız vardı. Tayfur’la birlikte çevredeki mağazaları
gezdik, biraz alışveriş yaptık. Hong Kong elektronik eşyaların da merkezi
olarak biliniyordu ve o günden itibaren yaklaşık bir hafta boyunca bizi
meşgul edecek olan elektronik pazarlıkları da başlamıştı. Herkes gruplar
halinde geziyor, çeşitli mağazalara girerek, son derece değişken olan
fiyatları daha da aşağıya çekmeye çalışıyordu. Bu bir hafta içinde çok
ilginç alışveriş vakaları yaşandı. Örneğin masör Mehmet Akpençe’nin 1000
dolara aldığı portatif DVD player’ı, Abdullah birkaç gün sonrasında başka
bir yerden 650 dolara alıyordu. Telefonlar, kameralar ve çeşit çeşit
elektronik ürünleri satın alındı. Herkes başka şeylerle ilgileniyor, o
günlerde maçlar veya Dünya Kupası pek de düşünülmüyordu. O kadar da önemli
değildi aslında, düşünecek bol bol zamanımız olacaktı. O akşam Hong Kong
maçını oynayacağımız stadyumda antrenman yapacaktık. Ancak yoğun yağmur ve
şimşek tehlikesi yüzünden stadda çalışmamıza izin verilmedi ve bir gün
önceki antrenman sahasına gittik.
Akşamları Tayfur, ben ve birkaç kişi daha rahat uyuyorduk ama takımın büyük
bölümü gece ayaktaydı. Okan ve Emre’ler kaleci Ömer ve Ümit Davala ile
birlikte “oyun odasında” playstation oynarken, Hasan Şaş, Abdullah Ercan,
Hakan Şükür, malzemeci İbo ve basın sorumlusu Ogan Tarhan’ın tavla maratonu
da bugünlerde başlıyordu. Boş zamanlarını DVD film izleyerek geçirenler de
çoğunluktaydı. Ahçımız Durmuş Ay, 27. katta yer alan yemek salonumuzda yine
harikalar yaratıyordu.
20 Mayıs Pazartesi günü yerel saatle 18:00’de “Unification Cup” adı verilen
turnuvada ilk maçımızı Hong Kong karması ile oynayaktık. Stada geldiğimizde,
İskoçya, Güney Afrika ile karşılaşıyordu ve bizim içeri girişimizle birlikte
Güney Afrika ilk golü buldu. Maçın sonlarına doğru fark ikiye çıktı ve Güney
Afrika, İskoçya’yı 2-0 mağlup etti.
Artık sıra bizdeydi. Dünya Kupası öncesi hazırlık kampının ilk maçını
oynayacaktık. Hakan Şükür ve Hasan’ın golleri yeterli oldu ve benim ikinci
devresinde oynadığım maçı 2-0 kazandık.
Hong Kong’da Güney Afrika ile oynayacağımız maç öncesi antrenmanlarımıza
devam edereken alışveriş turlarını da sürdürüyorduk. Moral açısından son
derece faydalı birkaç gün olduğunu söyleyebilirim. Basın sorumlusu Ogan
Tarhan’ın rehberliğinde gerçekleşen tekne turu da Hong Kong’u tanımamız
açısından son derece faydalı olmuştu. Turnuvanın finalinde rakibimiz Güney
Afrika’ydı ve onlar da Dünya Kupası’nda mücadele edeceği için son derece
ciddi bir karşılaşma bekliyorduk. Öyle de oldu...
İlk yarıda çok iyi oynadık. Birçok gol fırsatı yakaladık ama
değerlendiremedik. İkinci yarıda Benni McCarthy ve Zuma’nın oyuna girmesiyle
hücumda daha hareketli olan Güney Afrika bizi zorlamaya başladı. Mustafa
İzzet oyuna girdiği sırada bir anlık konsantrasyon kaybı ile yediğimiz gol
ve sonrasında hakemin hatalı kararı ile gelen ikinci golle maçı 2-0
kaybettik. Tunruvayı kazanmak bizim için büyük moral olacaktı ama
başaramamıştık. Aslında böylesine nemli bir havada sahada değil mücadele
etmek, yürümek bile çok zordu ve hepimiz nefes almakta güçlük çekmiştik.
Yine de moralimizi bozan bir yenilgi oldu ama fazla düşünmemek, asıl hedefe
konsantre olmak durumundaydık. 24 Mayıs Cuma günü bütün gün izinliydik ve
Hong Kong’u gezme fırsatımız oldu. Böylesine izinler ve futbol atmosferinden
biraz olsun uzaklaşmak oyuncular için büyük önem taşıyor. Ancak maalesef bu
tip izinler fazla uzun sürmüyor ve hemen uçak yolculukları, antrenmanlar ve
maçlara geri dönüyoruz. 25 Mayıs Cumartesi günü saat 11:00’de kalkan uçakla
Hong Kong’dan Güney Kore’nin Busan şehrine hareket ettik. Gerçek macera
bundan sonra yaşanacaktı.
Brezilya maçı öncesi ve sonrasında neler
yaşandı?
Kosta Rika karşısındaki düş kırıklığı, Çin
maçında attığım gol...
Japonya’ya geçerken havada yaşadığımız ciddi
tehlikenin tüm ayrıntıları..
Japonya, Senegal, Brezilya ve Güney Kore
maçları ile igili merak ettiğiniz herşey Dünya Kupası Hikayesi’nin 2.
Bölümünde...
Yeniden buluşmak dileği ile herkese sevgiler ve saygılar... |